Akseki'de bir yayla ve armut ağacı

Akseki’de bir yaylada olsaydım, yırtık tişörtlerimi hiç çıkarmazdım.
Bir farklı hayat deneyimlerdim.
Yaylaya çıkan son tepede varolan beyin kargaşamı kabına koyar,
Yokuştan aşağı inerdim.
Ama daha doğmazdım.
Ayakkabılarımı çıkarıp toprağı hissettiğimde doğar,
Arıcılar yaylayı terk ettiğinde biterdim.
Akseki’de bir yaylada olsaydım ve yaşasaydım.
Sabahları ağzımdan salya akmış bir şekilde uyanır, koyunların yalağından yıkanırdım.
Gün şiş gözlerime doğunca tarla farelerinin kaçışını izler,
Çimlerin canlılığına özenirdim.
Bir tarla faresi bile olmak istemezdim.
Sabahları koyunlar akarken düzlüklerde,
Ben de taşları dizerdim.
9. taşta düşerdi.
Sinirlenmezdim bile.
2. taşta da düşebilirdi çünkü.
Akseki’de bir yaylada olsaydım kalmak için köşeli üstü açık camiyi tercih etmezdim.
Cumaları yaşlı dayılar toplanıp oraya yürürken,
İçimde bir boşluk hisseder,
Sonra güneşe döner,
Kut ile dolardım.
Kutlu olurdum.
Akseki’de bir yaylada olsaydım, metrelerce ipi olan o ata giderdim.
Kaşağıyı elime alır, siyah parlak tüyleri uçuştururdum havada,
Kaşağılardım atı,
Sonra saçlarımı da tarardım.
Asla taramazdım.
Kırpık bir kız olurdum.
Akseki’de bir yaylada olsaydım,
Öğle uykularına yatardım.
Annemin beni yatırdığının aksine,
Akseki’nin inlerinde dalardım.
Yağmur yağınca ben de ağlardım.
Sonra ayak parmaklarımın içine giren çamur ile,
Parmaklarımı açıp kapatırdım.
Üstüm de kirlenebilirdi. Zaten tenim de kararabilirdi.
Çillerim siyahlaşır, burnumun üstünde koca bir benek çıkardı.
Akseki’de bir yaylada olsaydım,
Bir arı kovanına nasıl bakılır onu da öğrenirdim,
Tıpkı kalbime ninni söylemeyi öğreneceğim gibi.
Bazen koyunların peşinde gider,
Yüksek dağlara çıkar,
Çatlamış taşları ayırırdım.
O taş içini ilk ben görürdüm.
Kekiklere bile sürünürdüm, dikenleri de severdim.
Akseki’de bir yaylada olsaydım,
Güneş gittiğinde ben de giderdim.
Pillerimi sayardım,
Beş kaset-iki pil,
15 kaset dinleme hakkı verirdi belki bana,
Sonra onları da dinlemezdim.
Çünkü dinleyebilirdim.
Küçük bir armut fidesi getirmiş isem kendime,
Onu ekerdim.
Etrafına taşlardan halka yapar, onu özel hissettirirdim.
Yapraklarını öper, giderken ona bakakalmazdım.
Keçilerin alın perçemlerini kaşırdım.
Ama onlar armutuma yeltenince
Onlarla küserdim.
Anlatmaya da çalışmazdım.
Onları keçi olarak kabul eder,
Küslüğümden de vazgeçmezdim.
Hiç de bir düşünceye tamamıyla hak vermez zorunda kalmazdım.
Keçiydi işte, yerdi; armutumdu işte, değerliydi.
Bu kadardı.
Her seferinde aynı kuytuya gider,
Orada işerdim.
Orayı nemli tutardım ve orayı nemli tutmak da benim bu küçük hayatımdaki büyük
Ve insancıl, ‘insancıl’ başarı olurdu.
Yaşlı teyzelerden renkli patikler isterdim.
Ama koyun yoğurdu hiç istemezdim.
Mezarlıkları bile ziyaret ederdim.
Onlarla aynı ayak izini paylaşmış olmanın hürmeti ile giderdim.
Buket falan da olmazdı elimde,
Belki çeşmeden kuşlar için su alırdım.
Sonra onları mezarların kuşluklarına doldururdum.
Kurumuş bir papatya bulur,
Diğer yağmurlara yeşillensin diye tohumlarını serperdim.
Sonra ölüleri de kıskanırdım.
Oyma taştan mezarları olduğu için.
Köpeklerle arkadaş da olmazdım,
Yanımda usulca yatana kadar.
Ayılardan da korkardım.
Ayılardan korkardım.
Hatta tepelerin üstündeki ayı kaçırmak için olan korkuluklardan da korkardım.
Ben ayı mıydım-
Tek uyuyamazdım işte,
Ayılardan korktuğum için tek uyuyamazdım.
Yanımdaki duyuları olan bir ‘şey’ mi olurdu yoksa
Elyaftan bozma bir peluş mu?
Gerçi o benim 8 yaşımdan beri olan ayıcığım olurdu.
Ama ayıdan korkarken ayıya sarılıp uyuyamazdım.
O yüzden ‘şey’ olurdu.
Gece uyuyabilirdim.
Sabah uyanıp,
Ağzımdan salya akmış bir şekilde, koyunların yalağından yıkanırdım.
Belki duyulu ‘şey’ de yıkanırdı.
Belki onun da bir armut ağacı olurdu.
Gün gelir ve tüylerimiz ürperirdi.
Kovanların üstü örtüler ile kaplanır,
Dışarı bırakılmış kırmızı biberler toplanırdı.
Çimler eskisi kadar parlamaz,
Evlerin ışıkları kapanırdı.
Yayla ihtiyarlaşır,
Döngüsüne hazırlanırdı.
Biz ise ilk ve son defa
Son defa-
Orada bulunmuş olurduk.