Bu bir seks hikayesi değildir

Ben Mehmet. Otuz yaşındayım, boyum posum yerinde; bu tür hikâyelerin başında özellikle belirtilmesi gerektiğini öğrendiğim her şeye sahibim. Anlatacağım şey bundan tam beş yıl önce oldu.
Çalıştığım ofis İzmir’in yüksek binalarından birinin en üst katındaydı. Şehrin tüm güzelliği altımızdaydı sanki. Gece vardiyasında çalıştığım için düşünmeye ve izlemeye bol bol vaktim oluyordu. Yine böyle günlerin birinde görmüştüm onu. İsim vermemek için bir süre “o” diye bahsedecektim ama sonra bundan da vazgeçeceğim.
İşe yeni başlamıştı. Yirmi yedi yaşındaydı, yani benden iki yaş büyüktü. Sarışındı ve bu tür hikâyelerde mutlaka olması gerektiği kadar iri memeliydi. Hatta o kadar ki anlatmazsam eksik kalacakmış gibi hissediyorum; nereye baksanız mutlaka bir meme çarpıyordu gözünüze. Sarışın, 160 boyunda ve boyunun kısalığı yüzünden o memeleri taşımakta zorlandığı belli olan Leila — evet, “o” demekten vazgeçip bir isim uydurdum — o kadar güzeldi ki gecenin bütün ritmini değiştirmişti.
Her gece birlikte vakit geçirmeye, daha yakın olmaya başlamıştık. Beraber yiyor, beraber izliyor, beraber düşünüyorduk. Gece çalıştığımız için rahat kıyafetler giyiyorduk; pijamamsı şeyler.
Gecelerin birinde çok mutsuz geldi. Gözleri ağlamaktan kızarmış, yüzü şişmişti. Böyle anlarda insanın aklına en olmadık şeyler gelirdi — ya da benim aklıma en olmadık şeyler gelirdi. Bu kadar güzel bir kızı kim, neden üzmüştü diye sordum ama pek cevap alamadım.
Gece benden yanaydı. Saatlerce bir şey yapmadan durduğumuz aralarda çok sıkılıp anlatmaya başladı.
Bir sevgilisi varmış. Liseden beri beraberlermiş. Ona istediği her şeyi vermiş ama yine de aldatılmış. Üstelik çocuk yakalanınca inkâr bile etmemiş. Hikâyesini, ne tepki vereceğimi tam bilemeden dinledim.
Üzülmemesi gerektiğinden, çok güzel bir kız olduğundan bahsettim. İsterse erkeklerin kapısında köle olacağından ve şu an aklıma gelmeyen onlarca klişe rahatlatma cümlesini sıraladım. Biraz olsun içinin rahatladığını hissettim.
“Peki ya sen,” dedi, “sen beni güzel buluyor musun?”
Bu sorunun nereye gittiğini bilecek kadar film izlemiş, roman okumuştum. “Tabii ki buluyorum, çok güzelsin, hak etmemiş seni,” gibi bir şey söylerken cümlem dudaklarıyla kesildi.
Dudakları bütün vücudumu ısıttı. Bir süre edilgen konumda kalıp tadını çıkardım. Büyük ve ıslak dudakları boynuma, kulağıma doğru yöneldi sonrasında.
Her yeri kameralarla dolu bu ofiste daha fazlasını yapmak biraz delilik olacaktı ama bu hareketi durdurursam beni yanlış anlayabilir ve daha başlamadan bitirebilirdim aramızdakileri. Beynim çok hızlı çalışıyor, bir çıkış yolu arıyordu. Koca memelerini vücudumda hissetmeye başlamıştım ve düşünmek giderek zorlaşıyordu.
Seçenekler belirmeye başladı aklımda. Tuvalete gidebilirdik, kameraları izlemeyeceklerini varsayabilirdik ya da elektriği kesebilirdik. Nedense üçüncü seçenek bana en kolayı gibi görünmüştü. İnsan hayatındaki en saçma kararları genelde “en mantıklı” sandığı anlarda veriyor.
Kulağına fısıldadım fikrimi. Reddedecek bir konumda değildi. Sigortaya koştum hemen; bu seksin hiçbir anını kaçırmak istemiyordum. Şarteli indirdim. Artık pencerelerden içeri giren ışık dışında hiçbir aydınlığımız yoktu. Bir anda sessizleşmişti içerisi ve biz ses yapmaya hazırdık artık.
Dikkatli ve hızlı adımlarla onu bıraktığım yere döndüm. İlk hamleyi ondan beklermişçesine dudaklarımı uzattım. Oyunumu anlamış olacak ki dudaklarını geri çekti, bileklerimden tuttu. Gücü bana yetmezdi aslında ama oyun hoşuma gitmişti; direnmedim, bıraktım kendimi.
Tam olarak kaç dakika sonra çırılçıplak kaldık bilmiyorum. Karanlıkta iki çıplak beden, zamandan ve mekândan soyutlanmış gibiydik. Kendi gerçekliğimizi yaratmıştık. Hangi memesini öpeceğimi şaşırıyordum. Aynı anda ikisini birden öpmeye çalışmamın, o anki arzuyla mı yoksa bu cümleyi yazma zorunluluğuyla mı ilgili olduğundan hâlâ emin değilim.
Onun öpücükleri aşağıya doğru kaymaya başladı. Boynumu, göğsümü, göbeğimi derken öpmesini en çok istediğim yere gelmişti sıra. Sanki büyük bir yıldırım düşmüş ve her yeri aydınlatmıştı. Nasıl bir zevk alıyorum ki bu kadar aydınlandı her yer diye düşünürken, hiç de gök gürültüsüne benzemeyen bir ses duydum.
“Neredesiniz?”
Düşen yıldırım değildi. Ofisin elektriğinin kesildiğini gören — meğer alarm varmış ve kesintilerde haber veriyormuş — ve bize ulaşamayan şirket sahibi, birini göndermişti bakması için.
Az önce zevkin doruklarına ulaşmış iki beden, büyük bir çarpışmanın etkisiyle oradan oraya koşuşturup etraftaki kıyafetleri toplamaya koyuldu. Leila hemen tuvalete koşturdu. Ben donumu ve alt pijamamı hızla giydim. Üstümü ararken sigortayı açan Hamid abi geldi içeri. Beni yarı çıplak görünce bir piçlik olduğunu fark etti.
Bir şey sormasına izin vermeden boynumun çok ağrıdığını, elektrik kesilince Leila’dan masaj yapmasını rica ettiğimi söyledim. Yüzünde yavşak bir gülümsemeyle baktı bana. Şalterin attığını, patronun aradığını ama ulaşamadığını, bu yüzden onu gönderdiğini söyledi. Teşekkür ettim. Telefonun sessizde olduğundan falan bahsettim. Şu an en son yapmak istediğim şey Hamid’le uzun bir diyaloğa girmekti; kaldığım yerden devam etmek istiyordum.
“Bir sigara içelim bari, öyle gideyim,” dedi. Birer sigara yaktık. Leila tuvaletten tamamen giyinmiş hâlde çıktı. Yüzünde hiçbir şehvet kırıntısı kalmamıştı.
Hamid gittikten sonra yakalanıyor olmanın verdiği heyecan ve gerginlikle birbirimize güldük. O gün daha fazla şansımızı zorlamanın anlamı yoktu. İki gün sonraya, benim evde buluşmak üzere randevulaştık.
Sabaha kadar omuz omuza İzmir’i izledik. Boş yolların yavaş yavaş dolmasını, araba ışıklarıyla aydınlanmasını, otobüslerin dolup boşalmasını gördük.
Ertesi gün şirkete gelmedi Leila. Mesajlarıma da dönmedi. Randevumuza gelmedi ve bütün sosyal medya hesaplarından çıkardı beni.
Çok sonra öğrendim ki onu aldatan sevgilisiyle.
Bazı hikâyeler böyle bitmek zorunda; yoksa türün namına ayıp olurdu.