Çokoluş-Yokoluş

6/11/2026Özge Yıldız

Bugünlerde EMAK zor günlerden geçiyor. Zaten hep öyle olur diyeceğinizi duyar gibiyim ama bu sefer çok daha sert.

Bunu nasıl anlatırım bilmiyorum. Belki örnekleyerek anlatırsam her şey daha da anlaşılır olur. Daha sıcak olur. Tıpkı etrafında onlarca kişinin oturduğu kamp ateşi gibi olur. Belki.

Günlerdir odaya gitmiyorum. Oda, odam, odamız? Aslında tam da zamanı odada her zaman bulunabilmenin. Finaller ve odadan kahve yapabilmek, önündeki bankta oturup dersi kaynatmak. Ama oda karanlık, hem sigorta yandığı için hem de aydınlık insanlar ortalarda olmadığı için. Oda artık bana gülme ve eğlenme gibi değil de sadece sigara dumanı gibi hissettiriyor.

Bu topluluğun yönetimine girdiğimde neyi üstlendiğimi anlamamıştım. Dilekçe, faaliyet, yol, yemek, kamp falan işte. Yeni üyeyken de yardım ettim. Anlarım, yaparım, anlatırlar da.

Bir yaz boyunca Buğra'ya ağladım. Belki daha fazla... Şimdi ise ağlamıyorum. Üzülüyorum ama, acaba çok mu benimsedim?

Malzeme odasındaki malzemeler artık malzeme değil de sayım yapılması gereken bir görev. Ya da oda oda değil de yerdeki temizlenmesi gereken tulum. Ya da anahtar anahtarım değil de her an gidebilecek bir metal.

Bazı şeyler hakkında çok üzülüyorum. Halbuki yeni üyeleri de çok severdim. Toplantı yapmayı da, after biralarını da. Ama en çok bizi severdim.

Tabi ki geçecek. Ve ben elimden gelen her şeyi yapmaya da hazırdım ve orada da olacaktım. Eğer orda olabileceksem yine orada olacağım. Belki bir zamanlar beni ittirdikleri gibi ben de birilerini ittiririm. Ve onlara bu topluluk yıllardır kapanmadı sen mi kapatacaksın derim.

Birisi çıkıp toplayacak dağılan bizi, ya da sıfırdan yapacak ama yapacak.

Geçen genel kurul oldu, o kadar az kişi gelmişti ki... Şunu anlamıyorum. EMAK bu insanlara en kötü birkaç arkadaş, biraz mağara deneyimi, biraz kamp, biraz da yan yana olmayı verdi. Neden gelmediniz ki? Ya azıcık vefalı olun, ünlem, ünlem, ünlem.

her neyse, bunları aşıp devam edelim.

Belki benim de yapabileceğim şeyler vardı. Eminim vardı. Ama elimden geleni o süreç için bu kadardı. Ne yazık ki bu topluluk bana çok şey katmış olmasına karşın, beni bir o kadar da eksiltti. Buraya pek de özel hayatımı dökesim yok emaklılar okuyacağı için. belki sadece daha orda ve daha sesli olmalıydım. Buğra'ya bazı konularda çok özeniyorum.

Çokoluş/Yokoluş kısmına gelirsek kafamda şöyle bir akış çizdim. Çokrağan-Çokoran-Çokoluş-Yokoluş :d

of bu(:d) şeyi kullanmak baya 2000'ler başı ekşi sözlük gibi hissettirdi.

Tencerelerce yemek yapmıştık. Özel araba ile gelen ekip yolda yemek yemek istediği için shifti aksatmışlardı. Sıcacık sobalı bir odada yatıyorduk 26 kişi. Ve çookkk katı kurallarımız vardı, mesela odada yemek yenmeyecek gibi :d o kadar katıydı ki ilk ben barbunya plakimi yerken bozmuştum. ama yani ne bi sıfat istiyordum ne de kural koymak. soba vardı ya, böyle yerlerde kurala ihtiyaç olmaz. o faaliyette tersten bir doğumu bile izlemiştik. donan tulumlarımızın yırtıklarından kar atmak... kar yağışını ilk defa gören ılık hava izmirlileri bile vardı.

çok odaklanamıyorum, saatlerdir uyumuyorum, sınavım var.

her neyse, çokoluş kısmı da şu, emak 2. dönem ilk faaliyetiydi. artık kadro biraz daha oturmuştu. telsizler kullanılıyor, isimler hatırlanıyordu. eğlenceli shiftler de yapılıyordu. çok olmuştuk çoktan.

yokoluş ise just yok oluş. ben gidiyorum, bye, bu da öyle boş bi yazı. kimseye derdimi anlatamadığımdan. size de anlatamadım, mağaracısınız sonuçta.

#cokolus-yokolus