Karabiber Ağacı

Yine bir pazar günü ve yine saat sabahın yedisiydi. Ne kadar uğraşsam da asla kapatamadığım musluktan damlayan suyun sesi, yeni uyanmış olmamın verdiği mahmurlukla harmanlanıp kulağıma adeta ilahi bir resitale dönüşmeye başladı. Bir yandan boş gözlerle tavanı izlerken bir yandan da yatağımın hareket ettikçe gıcırdayan yaylarını dinliyordum. Aklımda belli belirsiz sanrısalar düşüncelerle boğuşurken yavaş yavaş her yer karardı.
Yine o günün ilerleyen saatlerinde tekrardan uyandım. Bu sefer sanki hayati bir görevim varmışçasına yatağımdan doğrulup hazırlanmaya başladım. Duşa girdim, dış fırçaladım, giyindim, ayakkabılarımı giydim ve son olarak kulaklıklarımı takıp odadan ayrıldım.
Benim henüz uyanmış olmamın aksine güneş neredeyse uyumak üzereydi. Kahvemi yudumlayarak kampüsün sokaklarında yürürken aklıma bir önceki gün gördüğüm yürüyüş yolu geldi ve oraya doğru yola koyuldum. Pazar günü olmasına rağmen oldukça az insan, ben ve birkaç yaşlı, vardı. Bu tarz yürüyüşlerin en hoşuma giden tarafı ise çevrede gördüğüm herhangi bir şey üzerinden düşünmeye başlayabilmekti her zaman. Bu sefer önce ağaçları, ki bu tarz yürüyüş yerlerinde hep nizami bir şekilde dikilir, sonrasında kuşları ve birbirinden ayrı yerlerde yatan köpekleri inceledim. Günün konusu da böylece belli oldu.
Bu köpekler ilginç hayvanlar. Hem aynı ırklar hem de aynı bölgede yaşıyorlar ama bir türlü anlaşamıyorlar. En basitinden bir yiyecek verildiğinde bile biri diğerine baskın çıkmaya uğraşıyor. Halbuki hepsi birbirinden tok bu köpeklerin. Her ne kadar bu duruma şaşırdığımı söylesem de aslında biz de insanlar olarak o kadar farklı sayılmayız. Tıpkı köpekler gibi çok basit konular üzerinde anlaşmazlıklara varıp tartışıyoruz. Tartışmanın doğası olacak ki karşımızdakine kendi haklılıklarımızı kabul ettirmeye çalışıyoruz. Hele bir de bunu yaparken karşımızdakini anlamaya çalışmıyorsak işte o zaman sorun çok daha karmaşıklaşıp kişisel sorunlara dönüşüyor. Bütün bunları düşününce galiba köpeklerden ziyade kendimizi dahası kendimi anlamaya çalışmam lazım gibi.
Benim bunları düşündüğüm sıra zaman epey bir ilerlemişti. Hava çoktan kararmış, bense birkaç insan ile oturmaktaydım. Emin olmamakla beraber bir ara Allah'ı bile görmüş olabilirim. Masaya baktıkça sanki o gün oraya geleceğim evren tarafından önceden hazırlanmış gibiydi. Yürüyüşe çıkmam, köpekleri görmem, benim için oldukça zor olan uyandıktan sonra uyuyabilmem... Orada bulunduğüm süre boyunca düşüncelerimdeki eksik parça kendini yavaş yavaş ortaya çıkarmıştı. Sanırım sıkıntı birileri ile tartışmak değilmiş, sıkıntı bunu hak etmeyecek kişilerle tartışmakmış. Çünkü tartıştığın bu insanların kimisiyle rahatça konuşabiliyorken kimisinin ise gözüne bakıp da konuşmaktan çekiniyorsan muhtemelen sebebi budur. Yazar olarak burada yazıya ara vermek zorundayım çünkü bir süredir oturduğum yerden kalkmam gerekiyor artık. :)