✉ paranoya.firuze@hotmail

4/24/2026ratatuy
✉ paranoya.firuze@hotmail

Rüzgâr… Trenin perona yaklaştığını fısıldayan rüzgârdı bu.

Yerin altına gömülmüş istasyon, bir zamanlar şehrin bütün yükünü sırtlanmıştı. Duvardan süzülen yağmur suları, pasla birleşip aktığı yönde yapışkan bir mukoza gibi sarkıyor; zemine doğru ağır ağır çöken, iri bir dalganın donmuş kıvrımını andırıyordu.

Minik esintiler kireç beyazı yüzeye çarpıyor, içine gömülüp kayboluyordu. Bir el değse, o kabarcıklı doku çözülecek; sanki yağmur ormanlarının ürkütücü bitkileri gibi zehrini hapsettiği nefesi havaya savurup solunmayı bekleyecekti.

İstasyon terk edilmişti—ya da terk edilmeye bırakılmış. Deforme zeminin üzerinde ne dilenciler kalmıştı ne de sokak müzisyenleri; onların yerini, beklerken yakılan sigaraların kısa ömürlü dumanı ve izmarit yığınları almıştı. Hareket ettirmeyen bir yerdi burası. Yolcuların bir an önce gelmesini umduğu trenle var olan bir yer.

Buradan yalnızca geçiyoruz, diye düşündü Fatih. Parmağını ıslattı, rüzgârı yokladı; hareketi alışkanlıktan ibaretti. Rüzgarın yönüyle trenin güzergahını tahmin etmeye çalıştığı bir refleks.

“Umarım karşıdan gelmiyordur tren.”
“Panolar da çalışmıyor.”

Telefonunu açtı, bir ipucu aradı. Manşetleri hızlıca taradı gözüyle.

“Boşuna bakma.” Ramo’nun sesi sakindi, dikkati dağılmıyordu. “Greve mi denk geldik diye düşünüyorsan… son grevden kısa süre sonra uzaklaştırıldılar.”

“Toplum düşmanları”, “büyükşehirde olmayacak iş”, “sendikalara yasal düzenleme meclisten geçti”… Hiçbiri yoktu. Yerlerini ezoterik simgeler almıştı; Orta Çağ’ı andıran korkular… Zaman geri kıvrılmış, aynı endişe başka yüzlerle yeniden yazılmıştı. Kalabalığın kendi kendine seçtiği günah keçileri, görünmeyen ellerin işaret ettiği bedenler…

“Neyi bahane ederek?”

“İşveren tarafından belirlenen ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranış.”

Fatih başını hafifçe salladı.

“Yani her şey yolunda. Tren gelmiyorsa, gerçekten geç geliyordur.” Belki şoför bile gazetesine dalmıştır, diye düşündü Fatih. 

“Belki öldürülmüştür.” Cümle boşlukta kaldı. “Haksız sayılmazsın,” sanki o düşünceyi duymuş gibi. “Son üç ayda on yedi beden.”

“Hedefte olup olmadığımızı düşünüyorsun,” 

“Bence hedefindeki biz değiliz.” Sesinde tuhaf bir kesinlik vardı.

Fatih ona baktı.

“On yedi,” diye tekrarladı Fatih. Dudaklarının kenarında sorgulayan bir kıvrım. “Mesai arkadaşlarımızın da içinde olduğu bir ölüler toplamı. Sayıya çevirmekten başka ne kalıyor?”

Ramo etrafa baktı. Gözleri lekelerin yönünü, duvardaki kabarmanın izini, rüzgârın takıldığı noktaları okuyordu sanki. Sayının içinde kaybolan yüzleri düşünüyordu.

“Galiba burada dururdum.”

Fatih başını çevirdi. “Ne?”

“Ben olsam… burayı seçerdim.”

Kısa bir duraksama.

“Delirmeden önce.”

Sessizlik genişledi.

Fatih’in bakışı sertleşmedi, sadece sabitlendi.

“Yani…” dedi yavaşça, “katil burada olabilir mi?”

Gözleri hâlâ hareket ediyordu; duvarı, rüzgârı, boşluğu okuyordu. Ramo omuz silkti.

“Buradan geçmiş olma ihtimali daha yüksek.”

Gözleri hâlâ hareket ediyordu; duvarı, rüzgârı, boşluğu okuyordu.

“Yürüyen Gölgelerin hikâyesini biliyor musun?”

Fatih cevap vermedi.

“Bir kez görünürler.”

Sessizlik.

“Ve o bir kere yetmek zorundadır.”

Fatih başını hafifçe yana çevirdi.

“Görenler anlatır,” diye devam etti Ramo. “Görmeyenler dinler.”

“Sonra?”

“Sonra herkes görmek ister.”

Kısa bir duraksama.

“Bir daha görünmezler mi?”

“Görünürler,” dedi Ramo. “Ama aynı kişiye değil.”

Fatih’in bakışı daraldı.

“Yani…”

“Birine lütuf gibi gelir,” dedi Ramo. “Diğerine çağrı.”

Rüzgâr hafifçe döndü.

“Çağrı mı?”

“Evet. Görmeyen için.”

Fatih sustu.

“Ve o çağrı,” diye ekledi Ramo, “boşlukta kalmaz.”

“Ne yapar?”

“Birini hareket ettirir.”

Fatih’in sesi bu kez daha düşüktü.

“Öldürür mü?”

Ramo başını hafifçe salladı.

“Anlatır.”

Sessizlik uzadı.

“Gördüklerine değil,” dedi Ramo. “Görmediklerine.”

Fatih kaşlarını çattı.

“Yani katil…”

“Bir efsane bırakıyor.”

“Öldürdükleri?”

“Tanık değil.”

“Peki ya…”

Fatih cümleyi tamamlayamadı.

Ramo tamamladı.

“Öldürmedikleri.”

Rüzgâr tekrar yön değiştirdi.

“Onlar anlatacak.”

Fatih’in bakışı sabitlendi.

“Yani bu…”

“Bir çağrı.”

Kısa bir duraksama.

“Devam eden bir şey.”

“Bir sistem.”

Ramo bu kez doğrudan baktı.

“Ve bir taraf.”

Sessizlik.

“Seçmen gereken.”

Fatih başını kaldırdı. Uzaktan gelen o tanıdık metal sesi, rayların içinden yavaşça yükseldi. Bu kez netti—beklenen, bildik bir şey.

Tünelin ucunda iki solgun far belirdi. Işık, duvardaki kabarmaların üzerinden kayarak ilerledi; lekeleri, izmaritleri, eski su izlerini tek tek ortaya çıkardı. Az önce tarif edilemeyen her şey, ışığın altında sıradanlaştı. Tren perona girdi. Fren sesi, kısa ve keskin. Kapılar açıldı. İçerisi doluydu. İnsanlar vardı—telefonlarına bakanlar, boşluğa dalanlar, birbirine değmemeye çalışanlar... Kimse etrafa bakmıyordu.




paranoya
isim, ruh bilimi, Fransızca paranoïa

Abartılı gurur, kuşku, sanrı, güvensizlik ve bencillikle belli olan bir ruh hastalığı
paranoia “aklını yitirme, irrasyonel korku” sözcüğünden alıntıdır.

#paranoyafiruzehotmail